Cenk SABUNCUOĞLU Kimdir.

Aylardan Haziran sene 1976 İstanbul’da doğdu. İlk öğrenimini  tamamladıktan sonra Turizmci olmaya karar verdi ve Anadolu  Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesini  Tekirdağ’da okudu. Yüksek Lisansını da Kıbrıs  Doğu Akdeniz Üniversitesi  İşletme bölümünde tamamladıktan sonra kendince yaşamına merhaba dedi.
Uzun yıllar Turizm İşletmeciliğinde önemli görevlerde bulundu . Bir gün  onun da  tekamül sürecini yaşama vakti geldi ,böylelikle hayatının ‘’diğer eğitimim ve farkındalıklı yaşamım’’ dediği safhayı başlatmış oldu. ilk önce Rusya ve Ukrayna sonra Azerbaycan’da ruh-beden-zihin terapi derslerini aldı. Daha sonra  Reiki , hipnoz ve integratif insiye konularında masterlik seviyelerine yükseldi.
Araştırma ve geliştirme ruhu sürekli onu farklı arayış ve uyanışlarıyla tanıştırdı.
Hindistan’da özüne dönüş,kendini tanıma ve farkındalık ile ilgili bir çok eğitim aldı.
Kendindeki potansiyeli de açığa çıkartarak uzaktan iletişim ,bilgi transferi konuları ile ilgili olarak Mr.Rugo ile birlikte  çok detaylı çalışmalar yaparak bir çok eğitim ve terapiler verdi..
Ayrıca Kişi Barcode Analiz Sisteminin araştırmalarına devam ederek, sürekli olarak  kişinin kendini tanıması, potansiyellerinin farkına varması ve çevresindeki insanlar ile uyumu hakkında ki konularda  analizlerini sürdürmektedir.
Kendi kullanım kılavuzunu tespit ettiğinin bilincinde olduğundan itibaren ,insanlarında kendi kullanım kılavuzlarının belirlenmesine yardımcı olmak için sürekli araştırma ve geliştirme çabaları sürmektedir.
Yaşamı gerçek tadı ile farkında ve kaliteli yaşayan  ve yaşatmaya çalışanlardandır. Aynı zamanda bu çalışmaları ile birlikte yaşam koçluğu ve  Turizm işletmeciliği görevine holistik bir anlayış ile devam etmektedir.

Düşünce Gücü İle Tedavi

Yazar Cenk Sabuncuoğlu. Kategorisi Begüm Erdoğdu, Cenk Sabuncuoğlu, Holistik, Konforlu Yaşam, Yaşam Koçu

Düşüncelerinizi değiştirin,hayatınız değişsin !!!!!

Biz düşüncelerimizden ibaretiz.Duygularımızdüşüncelerimizin,bizlerde duygularımızın kölesi gibiyiz.

Düşüncelerimiz bizi mutlu,huzurlu,doyumlu bireyler yapabildiği gibi tam tersi bizim hayat kalitemizi düşürebilir,ruh ve beden sağlığımızda ciddi tehditler oluşturabilir.

Düşünce gücümüzün neden olduğu fizyolojik ve psikolojik  rahatsızlıklara bir çok örnek verilebilir :

Baş ağrısı,sırt ağrısı ve karın ağrıları,mide,göz,cilt hastalıkları,……..düşünce gücünün sonucu olduğu gibi yine düşünce gücü ile kontrol ve tedavi edilebilen bir durumdur.

Bizlerde kaygı ve mutsuzluk yaratan düşünceler,olumsuz düşünce kalıplarıyla oluşur.Bu düşünce kalıplarının bir kısmını deneyimlerimizle bir kısmını da duyarak öğreniriz.Bugüne kadar başımıza ne geldiyse,düşüncelerimizin sonucu ortaya çıkmıştır.

Düşünce sisteminin düzeltilmesi,yaşam kalitesiyle beraber hastalanma korkularımızı ve var olmuş hastalıklarımızı yenebilmemize olanak tanır. Sorunumuz ne olursa olsun, yaşadıklarımız, iç dünyamızın dışarıya yansıyan sorunlarıdır.

Herhangi bir şekilde yaşam kalitemiz düşüşe geçmişse,kendimizi yeterince  mutlu,huzurlu,sağlıklı hissetmiyorsak; öncelikle düşünce yapılarımızın tesbitini yapmak ve bu yapıların oluştuğu geçmiş yaşam deneyimlerini  bulmak durumundayız.Buradaki engelleyici ve zorlayıcı inançlarımızı silerek,bizler için mevcut durumun  yarattığı bir yarar varsa bu yararı karşılayacak daha işlevsel,daha sağlıklı yeni düşünceler oluşturmalıyız.

Biz düşündüğümüz şey olup,herhangibir şeydeki başarı ya da başarısızlığımız düşüncelerimize bağlıdır.Düşündüğümüzherşey yaşayacağımız herşeyinbelirleyicisidir.Bir olay karşısında düşüncelerimiz,bir takım silme, çarpıtma,genellemeler karşısında oluşur.Gerçek ile kendi gerçeğimiz arasındaki farkı göremeyebiliriz.Çıkan sonuçolumsuzsa,duygularımızdaolumsuzlaşır.Hangi düşünceyi çok sık düşünürsek,o düşünceyi güçlendirmiş oluruz.Buradan yola çıkarak olumlu düşünce kalıplarını oluşturmalıyız.Bu kalıpları oluşturmada faydalı olarak bazı uygulamaları gerçekleştirebiliriz.Bunlardan en önemlisi  SEVGİ kavramının farkındalığıdır. Ne tür bir iyileşme isteniyorsa istensin, tek çözüm daima SEVGİ’ dir. Sevgiye giden yol da affetmekten geçiyor. Bağışlamak tüm olumsuz duyguları yok ediyor. Kendimizi OLDUĞUMUZ GİBİ ONAYLADIĞIMIZ, sevdiğimiz ve kabul ettiğimiz zaman, her şey yoluna giriyor.Kendimizi sevmeyi öğrendiğimiz ve sevdiğimiz taktirde,herşeyi,herkesisevebiliriz.Herkesi,herşeyi sevdiğimiz taktirde yansıtacağımız sevgiye bağlı olumlu duygular ve enerjimiz ,pozitif davranışlarımızı doğurur.Pozitif davrandığımız taktirde de ,pozitif davranışlarla karşılaşırız.Düşünsel ve sözsel olarak ne tür mesajlar gönderiyorsak, aynı biçimde bize geri gelecektir.Zihnimiz istediğimiz şekilde kullanmayı seçeceğimiz bir araçtır.Neyi verirsek onu alırız…

Düşünce gücü ile yapılan çalışmalar bizlerin dilediğimiz amaçlarımıza ulaşarak,kendi hayatımızın efendisi olma durumuna geçmemizi sağlar.Düşüncelerimizduygularımıza,duygularımızdavranışlarımıza,davranışlarımız kaderimize (yaşamımıza) dönüşür.

Düşüncelerimiz neyse biz  o’yuz. Bu farkındalıkla olduğumuz sürece de,konforsuz bir yaşam sürmemiz imkansızdır..

Not: Bu bilgiler “Düşünce Gücü ile Tedavi ” kitabından özetlenerek alınmıştır.Bu özeti yapan Sn. Melda Bağlı’ya teşekkür ederiz.

Sinek…

Yazar Cenk Sabuncuoğlu. Kategorisi Cenk Sabuncuoğlu, Önemli Bilgiler, Yaşam Koçu

Sinek küçük kanatlı hayvanlar gurubunun birer üyesi olup dünyanın her yerinde ve her kıtasında bulunur. Genelde pis olduğu ve  insanlara mikrop bulaştırdıkları düşünüldüğü  için  sevilmeyen hayvanlardır.!!!!!!!! ??????acaba ???

Sinek larvası deyince bir çoğumuzun aklına hijyenin bulunmadığı, mikrop yayabilecek canlılar olarak geliyordur. Ancak sinek larvaları dünyada tıp bilim dalında; yaraları iyileştirici, ölü dokuları yokedip derinin eski haline getirmeleri, yaralardaki hastalıklı dokuları iyileştirmelerine kadar bir çok faydaları bulunmaktadır. Özellikle doğada ölmüş bir canlının leşini yiyerek bir çok salgın hastalığın yayılmasını önlüyorlar. Sinek larvalarının oluşması sineğin yumurtalarını ölmüş bir canlının üzerine bırakmasıyla başlar, sinek yumurtalarını bıraktıktan sonra 1-2 gün içersinde bu larvalar oluşmaya başlar ve ölü, leş haline gelmiş eti tamamı bitinceye kadar durmaksızın yerler. Böylece ölü bir canlının leşinden oluşabilecek herhangi bir salgın hastalık tamamen yok olur.Ayrıca bu larvalar olta balıkçılığında kullanılmaktadır.Larvalar hem deniz hemde tatlı su balıkçılığında çok iyi birer yem olmaktadır.Görüntüsü beyaz, bildiğimiz kurt şeklindedir .Balıkların hemen ilgisini çeker. Bu larvaları üretmek çok kolaydır.Özellikle yaz aylarında sineklerin heryerde çoğalmasıyla larva üretimi dahada kolaylaşmaktadır. Larva üretimi bir yengeçle kolayca yapılmaktadır.Avuç içi büyüklüğündeki yengeçi güneşin dik geldiği ve sineklerin görebileceği, kokusunu alabileceği bir yere koyun. Susuz kalan yengeç kısa bir süre sonra ölecek ve hafif koku yaymaya başlayacaktır.Bu kokuyu duyan sinekler hemen yengeçin etrafına üşüşür ve yumurtalarını yengecin uygun buldukları bir yere bırakarak ilk adımı tamamlarlar (sineklerin yumurtalarını bırakmaları aynı gün içinde gerçekleşmektedir).Yumurtalar bırakıldıktan 1-2 gün sonra larvalar oluşmaya başlar ve yengeçin iç organlarını yemeye başlarlar.İkinci günün sonunda yengeçin kabuğu altındaki etin büyük kısmı biter ve larvalar olgunluklarına erişir.

Sinek, saniyede 500 kere çırptığı kanatları ve müthiş uçma yeteneği ile bir yaratılış harikasıdır. Onu önemli kılan bir diğer özelliği ise, müthiş komplekslikte binlerce merceği olan gözleridir. Bir sinek, başının sağ ve sol taraflarında 4000′er ayrı bölme bulunan, toplam 8000 bölmeli petek gözlere sahiptir. Bu 8000 bölmenin her birinde, görüntüyü farklı açılardan gören birer mercek vardır. Sinek bir çiçeğe baktığında çiçeğin tüm görüntüsü, sineğin sahip olduğu 8000 ayrı mercekte ayrı ayrı belirir. Sineğin beynine ulaşan bu farklı görüntüler, bir yap-boz oyunundaki parçaların birleşmesi gibi birleşirler. Bu binlerce farklı parçanın birleşmesi sonucunda ise sinek için anlamlı bir çiçek görüntüsü oluşur.

Sinek
son derece küçük bir canlıdır. Gözlerinde binlerce mercek bulunması, gördüklerini anlamlı hale getirecek bir beyin sistemine sahip olması olağanüstü bir durumdur. Bizler ancak bu canlıyı incelediğimizde bu bilgiye sahip oluruz. Oysa yeryüzündeki tüm sinekler, yaratıldıkları ilk andan itibaren bu mükemmel yapıya sahiptirler. Çünkü onlar da, yeryüzündeki canlıların tümü gibi, Allah’ın yarattığı birer mucizedirler; araştırıp inceledikçe insanı hayrete düşüren eşsiz yaratılış harikalarıdır.

Sadece birkaç milimetrelik bir alan içine 8000 tane mercek yerleştirebilecek ve bunların her birine görme yeteneği verebilecek bilgi ve teknoloji günümüzde mevcut değildir. Bunların ışığı algılamasını sağlayacak ve bu algıyı mükemmel bir şekilde görülür hale getirecek bir sinir sistemini oluşturmak ise imkansızdır. Üstün bilgi ve tecrübeye rağmen insanın bir benzerini meydana getiremediği bu kusursuz yapının tesadüflerle ortaya çıktığı iddiasının bir inandırıcılığı olabilir mi?
Elbette böyle bir şey mümkün olamaz. Tesadüfler, bu canlının sahip olduğu 8000 mercekten sadece bir tanesini, hatta bu mercekleri oluşturan sayısız hücrenin tek bir proteinini bile oluşturamazlar. Her varlığı mükemmel detaylarla yaratan, küçücük bir sinekte olağanüstü bir donanım var eden ve insanlara bunları anlayıp düşünmeleri için akıl ve vicdan veren, varlıkların tümünü her an gören ve her an gözeten Yüce Allah’tır.

Sineklerin duvarlarda, camlarda hatta tavanlarda baş aşağı bu kadar rahat hareket etmeleri, yer çekimi yasasına meydan okurmuşçasına davranışları hep merak konusu olmuş, bilim insanlarının da dikkatini çekmiştir. Sinek diye küçümsememek gerekir. Dünyamızda bulunan her canlı organizmanın doğrudan veya dolaylı olarak, kendi tabiatı ve eko sistemi içinde, insana bir faydası vardır.
Vücutlarının hacimlerine oranla, sinekler ağır sayılmazlar ve onları yere çeken güç pek önemli değildir. Bu güce karşı gelen de, ayaklarındaki kılların ucunda bulunan vantuzlardır. Bu vantuzlar ayrıca yapıştırıcı, yağlı bir madde salgılarlar. Sinekler ayaklarındaki bu yüzlerce vantuz ve salgıları sayesinde her türlü yüzeyde gezinebilirler. Ancak yüzeyin yağ çözücü, örneğin solvent gibi bir madde ile kaplanmamış olması gerekir. Sinekler tavanda yürürken, 6 bacaklarından ikisi hareketlidir. Diğer 4 bacak daima sabit durumdadır.
Karıncalarda ise durum biraz farklıdır. Ortalama bir karıncanın vücudunun hacmine göre ağırlığı, sineğe nazaran daha fazladır. Hatta toprakta yaşayan bazı türleri düz bir zemine bile tırmanamazlar. Evlerimize giren küçük karıncalar, çok hafif olduklarından duvarlarda yürüyebilirler.
Asıl merak edilen konu sineklerin tavanda nasıl yürüyebildiklerinden çok oraya nasıl konduklarıdır. Öyle ya, başı yukarıda, ayakları aşağıda uçan bir sineğin tavana tepetakla konabilmesi için bir yerde takla atması, uçuş konumunu değiştirmesi gerekir, ama nerede, ne zaman ve nasıl?

Uzun süre inanılan teoriye göre, sinekler tam konma anında, yuvarlanan bir varil gibi yandan yarım dönüş yapıyorlardı. Bu teorinin yanlış olduğu, ancak yüksek süratli, saniyede birçok film çekebilen kameralar sayesinde ortaya çıktı ve sineklerin bir sırrı daha açıklığa kavuştu.
Çekilen filmlerden görüldü ki, sinekler tavana konarken yandan değil, sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla atmaktadırlar. Tavana yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının üzerine çekerek ters dönmekte ve tavana önce ön ayakları ile dokunmaktadırlar. Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak vücutlarının tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.

Sinek önce, yön belirlemeye yarayan organlarını büyük bir titizlikle gözden geçirir. Daha sonra, ön tarafındaki denge organlarını ayarlayarak uçuş pozisyonunu alır. Son olarak, duyargalarının ucundaki alıcılar sayesinde, rüzgarın şiddeti ve yönüne göre kalkış açısını saptar. Ve nihayet havalanır. Ama tüm bunlar saniyenin yüzde biri kadar bir zaman sürmüştür. Uçuşa geçer geçmez kısa bir sürede hızlanabilir ve giderek saatte 10 kilometre gibi bir hıza ulaşabilir…
Onun için rahatlıkla “akrobatik uçuş ustası” tanımı kullanılabilir. Havada olağanüstü zig zaglar çizerek uçabilir.Beklenmedik, ani ve sert dönüşler yapabilir. Bulunduğu noktadan dikey olarak bile havalanabilir… Ne kadar elverişsiz ve kaygan olursa olsun, her türlü yüzeye rahatlıkla konabilir.

Karasinek iki kanada sahiptir. Bir bölümü vücudun içine gömülü olan bu kanatlar, sinirlere bölünmüş çok ince bir zardan oluşur ve birbirinden bağımsız hareket edebilir.
Ancak uçuş halinde, tıpkı tek kanatlı uçaklarda olduğu gibi, tek bir eksen üzerinde gidip gelirler. Bu kanatların hareketini sağlayan kaslar, sinek uçmaya başladığında kasılır, inişe geçtiğinde gevşer. Uçuşa başlarken sinirlerin denetlediği bu kas ve kanat hareketleri, bir süre sonra otomatik hale gelir.Kanatların yüzeyinde ve başın arka kısmında bulunan dokunma organları, uçuş ile ilgili bilgileri anında beyine ulaştırır. Sineğin uçuş yeteneği, kanadındaki üstün tasarımdan kaynaklanır. Kanatların kenarları, yüzeyi ve kanat damarları, algılayıcı hassas kıllarla kaplıdır. Sinek bu kıllarla hava akımlarını ve mekanik baskıları tespit eder.

Sinek, uçuş halindeyken yeni bir hava akımıyla karşılaşırsa, bu dokunma organları hemen beyne gerekli sinyalleri gönderir. Kaslar da beyinden gelen sinyallere göre kanatları bu yeni duruma uygun biçimde çalıştrmaya başlar. Sinek bu organları sayesinde, kendisine karşı kalkan bir sinekliğin havada oluşturduğu fazladan rüzgarı hemen algılar ve çoğu kez uçup kurtulur. Karasinek, kanatlarını bir saniyede yüzlerce defa çırpabilir. Bu hareket için, dinlenme sırasında harcadığı enerjinin yaklaşık yüz katı bir enerji harcar. Bu açıdan oldukça güçlü bir yaratıktır. Çünkü insan metabolizması normal temposuna oranla en fazla 10 kat daha enerji harcayabilir. Üstelik insan böyle yoğun bir enerji tüketimini en fazla bir kaç dakika sürdürebilir. Oysa karasinek kanatlarını bu ritimle tam yarım saat boyunca çırpabilir ve bu tempoda bir kilometreden fazla mesafe katedebilir.
Karasineğin gözü ommatid adı verilen yaklaşık 6000 küçük gözden oluşur. Her ommatidin yüzü farklı bir yöne dönük olduğu için, sinek önünü arkasını, her iki yanını, üstünü ve altını görebilir. Yani 360 derecelik bir açıyla çevresini algılayabilir. Her ommatide 8 duyu hücresi bağlıdır. Gözdeki toplam duyu hücresi sayısı ise 48.000 kadardır. Bu sayede sineğin gözü saniyede 100 görüntü alabilir.

Birçok insanın zararlı zannedip öldürdüğü sineklerin yukarıda sayılan faydalarına ilâveten, Bediüzzaman’a göre daha başka faydaları da vardır. Evet, ona göre, sineklerin bazı cinsleri, muhtelif ve kokuşmuş maddeleri yerler, devamlı pislik yerine arılar gibi katre katre şurup damlatırlar. Böylece sinekler küçücük değiştirme ve arıtma makineleri hükmüne geçerler. Diğer bir başka cinsi de bitkilerin çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların aşılanmasında istihdam olunurlar.

Sinek, yiyecekleri yemeden önce, hortum biçimindeki ağzında bulunan tüpleriyle ona dokunup “kalite kontrolü” yapar. Sinek, diğer bir çok canlıdan farklı olarak besinlerini dışarıda sindirir. Bunun için hortumları sayesinde besinlerinin üzerine çözücü bir sıvı boşaltır. Bu sıvı, besini sineğin emebileceği kıvama getirir. Sinek daha sonra hortumuna bağlı emici pompalarla besini içine çeker.

Bunun haricinde ,

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur.” (Ebû Dâvud, Et’ime 49, Buhârî, Tıbb 58, Bed’ü’l-Halk 14; İbnu Mâce, Tıb 31, Nesâî, Fera’ 11)

AÇIKLAMA:

1. Bu rivayet, Resulullah (asv)’ın, vahye dayanarak konuştuğu hususunda, Müslüman olmayan biyoloji âlimlerini dahi ikna edecek mahiyette mucizevi hadislerinden biridir. Zira, Peygamber Efendimiz (sav), mikrobiyoloji ilminin hiç olmadığı bir devirde, Arabistan gibi hiçbir tabiat ilminin konusu olmadığı bir diyarda, bugünkü ilmin sadece bir terminoloji farkıyla ifade ettiği önemli bir olayı eksiksiz ifade buyurmuştur.

Sinekte, insan sağlığı için zararlı ve faydalı maddeler var, bu maddeler dengeli bir şekilde yer almaktadır. Bir kanadında zararlısı, bir kanadında faydalısı.

2. Hadis muhtelif tariklerden gelmiştir. İbnu Mâce’de, Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallahu anh)’tan yapılan rivayette “Sineğin iki kanadının birinde zehir, diğerinde şifa vardır. Eğer bir yemeğe düşerse, onu içine iyice batırın (sonra çıkarıp atın). Çünkü o, önce zehirli (kanadını banar), şifa(lı kanadı) geri bırakır.” buyrulmuştur.

Bu rivayetten anlaşılacağı üzere, tamamını batırma emri, sineğin dışta kalan kanadındaki şifanın yemeğe geçmesi içindir. Çünkü hadis, zehirli kanadı üzerine düşerek öncelikle onu yemeğe batırdığını, diğer kanadı dışarıda kaldığı için o kanattan geçen zehiri zararsız kılacak şifanın (panzehirin) gerideki kanatta kaldığını belirtmektedir. Tamamı batırılınca dışarıda kalan kanattaki panzehir de yemeğe geçeceği için, öbürünün vereceği zarar bertaraf edilmiş olmaktadır.

3. Sineğin zehirli kanadı hangisi? İbnu Hacer, bunu tasrih eden rivayete rastlamadığını, ancak bazı âlimlerin teemmül ederek: “Sineğin, sol kanadıyla korunduğunu, dolayısıyla bunun zehirli kanat olduğunu, şifanın da sağ kanadında bulunması gerektiğini” söylediğini belirtir. Ebû Saîd hadisinde de zehirli kanadın (korunma vs. işlerde) tekaddüm edip, şifalı kanadın teahhur ettiği belirtilmiştir.

Pek çok hayvan, zıd sıfatları nefislerinde bir araya getirirler. Allah aralarını telif etmiş ve onların bir arada bulunmalarını takdir buyurmuş, onlardan hayvanî kuvvetleri ortaya çıkarmıştır. Nitekim Allah arıya, enteresan  bir sanat olan paketlerini yapmayı ve içerisinde bal yapmayı ilham etmiştir. Karıncaya da ihtiyaç zamanı için gıdasını biriktirmeyi, çimlenmemesi için de buğdayı ortadan ikiye bölmeyi ilham etmişti. Onlara bu ilhamları yapan Zât, sineğe da kanadının birini önce kullanıp diğerini de geride tutmayı ilham etmeye kâdirdir.”

İbnu’l-Cevzî der ki: ” Zira, arı, baş kısmıyla bal toplar, aşağı kısmıyla da zehir alır. Zehiri öldüren yılanın eti, zehrin tedavisinde kullanılan ilaca katılmaktadır. Sinek de gözün parlatılması için ismid (denen sürme çeşidiyle) birlikte ezilir.” Bazı  tabibler: Sineğin bir zehirleme kuvveti bulunduğunu, buna da sokması durumunda hâsıl olan kaşıntı ve şişliğin delâlet ettiğini, bu kuvvenin onun silahı olduğunu, sinek kendisine sıkıntı veren birşeye denk gelince onu silahı ile karşıladığını, bu zehir kuvvesine, Allah Teâlâ hazretlerinin, onun diğer kanadına koyduğu panzehirle karşı koymayı emrettiğini, böylece iki maddenin birbirine mukabele edip Allah’ın izniyle zararı ortadan kaldırdığını söylerler. (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/135-137.)

“Dolu bir yemek kabının içine bir sinek düşerse, o sineği tamamen kabın içine batırıp çıkardıktan sonra kullanabilirsiniz.”

Bu tavsiye, tehlikeli olmasa da garip görünebilir. Halbuki Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bütün söz ve davranışlarının ilâhî bir temele dayandığını, bu yüzden onlarda hata ve yanlışlık olmayacağını bilen bir mü’min için bu hadîsin de muhakkak mantıkî açıklaması vardır. Ancak anlaşılması için belki asırlar geçmesi gerekir. Şöyleki:

Tıbbî olarak sineğin vücudunun bazı bölümlerinde patojenleri (hastalık sebebi olan mikropları) taşıdığı bilinmektedir. Bu, XV. asır önce tecrübî tıbbî bilginin olmadığı bir dönemde Efendimiz (asv) tarafından bildirilmiştir.

Bu yüzden modern zamanlarda bakteriler gibi zararlı organizmalara karşı penisilin başta olmak üzere antibiyotikler keşfedilmiş ve kullanılmaktadır.

Bu konuyu tetkik eden makaleyi yayınlayan Dr. Samahı, mikrobiyologların sineğin midesinin içinde parazit olarak yaşayan uzun hücrelerinin bulunduğunu keşfettiklerini bildiriyor. Bu mantarsı hücreler, kendi üreme döngülerinin bir bölümü olarak, sineğin solunum kanallarına doğru çıkıntı yaparlar. Sinek, sıvının içine tamamen batırılırsa, osmotik basınçta meydana gelen değişiklik hücrelerin çatlamasına yol açmaktadır. Bu hücrelerin muhtevası ise, sineğin vücudunda taşıdığı patojenlere karşı olan bir antidottur; yâni zehire karşı panzehirdir. Yemeğe bulaşan sinekten çıkan zararlı mikropları, sinek batırılınca çatlayarak ortaya çıkan antidot tesirsiz hâle getirmektedir.

Mikrobiyolojideki en son araştırmalar Hz Peygamberin (s.a.v.) XV. asır önce bildirdiği tavsiyenin tıbbî izahını yapmakla, âdeta Onu tasdik etmektedir. (Dr. Mustafa REYHANLI, Gerçeğe Doğru )

Tek bir sinek bile,insanoğlunun ürettiği tüm teknolojik araçlardan çok daha üstündür.Dahası sinek “canlı”dır. Uçaklar ya da helikopterler bir zaman kullanılır, sonra çürümeye bırakılır.Sinek ise kendisinin benzerlerini üretir.

Araştırmasından dolayı SN.Melda BAĞLI’ya teşekkür ederiz.

Ebru Sanatı ile Buluşmak

Yazar Cenk Sabuncuoğlu. Kategorisi Cenk Sabuncuoğlu, Farkındalıklı Bilgi, Tasavvuf

Tezhip sanatında bilgilerimin üzerine yeni bilgiler katmak amacıyla internet ortamında gezinirken bir anda karşıma SU YÜZÜ EBRU ATÖLYESİ sitesi çıktı. Adres Bakırköy’deki evime yakınlığı dolayısı ile sevinmiştim. Evde yapılması zor bir sanat olduğu için yıllarca ara vermiştim. İçimden aramak geldi ve aradım. İsmail DÜNDAR hocayla görüşmek istediğimi söylediğimde buyurun benim dedi.( En büyük hayallerimden biri, bir atölyede usta-çırak eğitimi almaktı.) Kendimi tanıttım ve şartları sordum. O an için şartlar bana ağırdı. Fakat telefon tellerinde hocama bilmeden yıllarca gittiğim illerden toprak topladığımı söylediğimde İsmail hoca bana sen çoktan ebrucu olmuşsun dedi. Şartları düşünmememi hafta sonu gelmemi ve atölyeyi görmemi istedi İnanın o kalan 3 gün bana çok zor geçti. İçimde o güne kadar duymadığım bir heyecan olmuştu. Günlerden Cumartesi atölyedeydim. Tekneler açık öğrenciler çalışıyor küçücük bir mekânda değişik bir huzur duygusu içerisine girdiğimi hissettim. Bende burada olmalıyım dedim içimden. Hocam beni çok sıcak karşılamış ve bana kendi elleriyle bir çay ikram etmişti. Kendisi de benim o güne kadar yaptığım çalışmalara göz gezdiriyordu. Çok fazla yorum yapmadan başla dedi. Haftaya geldiğimde ilk işimin toprak ezmek olduğunu daha sonra tekne başına geçip ebru yapabileceğimi söyledi. İnanın şu an bunları yazarken bile heyecan içerisindeyim..Çünkü ilk defa beni hiç tanımayan insanlara kendimi tanıtmaya ve duygularımdan çok az bir kısmını paylaşmaya çalıştım.

Evet, tekne başına oturma vakti geldi. Hocamın fırça tutuşunu ve tekneye boyaları serpme şeklini seyrediyordum. Sıra bana geldi ve ilk ebrumu yapmaya çalıştım. Hocam güzel olacak dedi. Ben yaptığım ebruyu beğenmemiştim. Çünkü çok gergin olduğumu hissettim. Bu hisle EBRU nedir? O ana kadar ebru benim için bir isimdi. Ama şimdi ;

Ebru Nedir ?

Kitreli su üzerine suda erimeyen ödlü toprak boyaların, gül dalına sarılı at kıllarından hazırlanmış fırçalar yardımıyla, su yüzüne serpildiğinde içimizde derin hissi duygular uyandırması, bulut ve bulutumsu görüntülerden oluşan renklerin buluşmasıdır.

25 Aralık 2011 Pazar günü buluşabilmek dileğiyle..

Eğitimi veren; Ayten KURGAN

Tarih: 25 Aralık 2011

Saat: 14:00

Yer;
Sura Design & Suites Hotels

Adres;
Divanyolu Cad. Alemdar Mah. Ticarethane Sk. No:45
Sultanahmet Istanbul

Tel: 0533 482 11 60

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

Yazar Cenk Sabuncuoğlu. Kategorisi Cenk Sabuncuoğlu, Farkındalıklı Bilgi, Tasavvuf

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.

Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.

Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.

Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.

Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)

Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.

İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.

“Bu ne orucudur?” diye sordu.

Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)

Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:

“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.

Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)

Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)

“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

Fesleğen

Yazar Cenk Sabuncuoğlu. Kategorisi Cenk Sabuncuoğlu, Farkındalıklı Bilgi, Önemli Bilgiler

Derler ki onun için, koyduğunuz yerin kötü enerjisini çeker, içine hapseder… Sizi  korur kollar küçücük zarif bedeninden beklemeyeceğiniz kadar cesur ve savaşçıdır aslında.

Mars gezegeni ile özdeşleştirilen bu mor çiçekli sıska görünümlü cengaver bitki “Fesleğen”, eski çağladan beri, evlerin bekçisi, gardiyanı olarak bilinir. Bu nedenle onun binlerce yıllık öyküsünü bilenler, onu güzel saksılara yerleştirip kapı önüne oturtur, vakur bir zarafetle etrafı dikizlemesine izin verirlerdi. Fesleğen, yeşil bir şapkayı andıran güzel başını okşatmaya bayılır, hiç sakınmaz kendini. Onu okşadığınız anda güzel ve baş döndürücü kokusunu bırakıverir elinize, şaşırırsınız…

Anavatanı Hindistan olan bu meyan kökü kokulu, büyülü, bilmiş bitkinin oralarda Hindu tanrısı Vishnu tarafından kutsandığına inanılır. Yine Hintlilere göre Fesleğen her türlü enerjiyi çeker alır. Eğer odanızın önüne koyarsanız, odanıza bekçilik yapar. Eğer evinizin önüne veya pencerenizin dibine koyarsanız, evinizin bekçiliğini yapar. Bu nedenle de Fesleğenin aniden küsüp, boynunu bükmesinin aslında içine hapsettiği kötücül bir enerji ile baş etmeye çalışmasından geldiğine inanılır. Böyle durumlarda onu sevmeli, konuşmalı ve tekrar dirilip, sizi koruması için teşvik etmelisiniz. Siz bakmayın onun Munzur bir çocuk gibi asi asi duruşuna, kalbi çabuk kırılır ve bakması kolay değildir aslında. Güneş ister, sevgi ister, sık kontrol edilip rahatlatmak gerekir.

Eski uygarlıklarda evlenme çağında genç kızı olan evlerin pencereleri fesleğen saksıları ile donatılırmış ki bitki evdeki bakire kızı koruyarak, sağ salim evlenmesini sağlasın diye.

Belki de son dönemlerde düğünlerde nikah şekeri yerine küçük bir saksı fesleğen dağıtılması modası, bu büyülü bitkinin evliliği kutsama geleneğinin, günümüze yansıması olarak kabul edebilinir.

Bitkisel özelliklerine göz atacak olursak, dağlar kızı “Reyhan” olarak da bilinen bu keskin kokulu bitki, ağırlıklı Asya’da yetişir. Nane ve kekiğin uzaktan akrabasıdır. En bilinen özelliği sivrisinek ve tahtakurusu gibi haşeretleri bulunduğu mekana yaklaştırmamasıdır. Boşuna dememişler evimizin gardiyanıdır diye. Ayrıca koruyucu özelliklerinden biri de arı sokmasına karşı hemen rahatlatıcı bir etki vermesidir. Ağız yaralarını tedavi etme özelliği de vardır. Faydalarından da anlaşılacağı gibi, fesleğen dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruma görevi gören bir askerdir. Bu nedenle astrolojik olarak Mars enerjisi ile bütünleştirilir.

Yine eski inanışlara ve adetlere göre, bir erkek bir kadından fesleğen alırsa ve bunu da mutlulukla kabul ederse, bu durum kalbini o kadına açtığını ve onu sonsuza kadar seveceğini onayladığını göstermekteydi. İnanışa göre, fesleğenin meyan kökünü andıran miske benzeyen kokusu, iki sevgili arasında sevgi duygularını arttırmaktadır. Fesleğen, evimizin önü kadar yatak odamızı, sevgimizi de korur.

Eğer bu cesur şövalyeyi yatak odanızda aşkınızı koruması için görevlendirirseniz, sevginize kem göz, büyü veya kötü enerji gelmeyecektir. Bunun için yatak odanızın uygun bir köşesine küçük bir fesleğen oturarak onu sevginizin bekçisi ilan etmeniz yeterli. Öncelikle Adaçayı tütsüsü (adaçayıyla ilgili yazımı makaleler bölümünde bulabilirsiniz) ile bir gün önceden temizlediğiniz mekanı, havalandırdıktan sonra, ertesi gün odanızın köşelerine kurutulmuş fesleğen yaprakları serperek, olumsuz duygu ve enerjileri yatak odanızdan kovun. Bu işlemi eğer eşinizle gergin bir zaman geçirdiyseniz ardından yapmanız daha da doğru olur.

Normalde Fesleğeni sevgi ve mutluluk için kullanacaksanız, Dolunay dönemine denk gelen bir Cuma gününü tercih etmeniz daha iyi olur. Şayet bitkiyi evinizin bekçisi olarak kapı önüne veya pencere dibine koyacaksınız, o zaman bunu Salı gününe denk getirmeye gayret edin…

Eğer eşiniz ile gergin bir dönem geçirdiyseniz ve uzun da sürmekteyse o zaman yeni ay dönemi ritüele başlamak daha faydalıdır. Odanızı bir gün önce adaçayı tütsüsü ile temizledikten sonra, ertesi gün saat yönünde başlayarak odanızın dört bir köşesine kurutulmuş fesleğen yaprakları serpin ve kısık sesle;

“Doğa’nın en güzel hali, sabah vakitleri gibi, odam ve ilişkim mutluluk ve huzur ile dolsun, tüm kötülükler buradan uzak olsun…” diye fısıldamanız yeterli.

Bitkilerin tılsımlı başka bir hikayesinde buluşmak üzere. Sevgiyle, mutlulukla kalın..

F. Sinem Akıncı 

Seminerlerimiz

eğitim seminer

Eğitim Fotoğrafları

Video Galerisi

Yaşam Koçluk Eğitim Videoları

Haber Bülteni

Haber Bülteni Aboneliği için E-Mail Adresinizi Yazınız.

Facebook

Twitter